EDEBİYAT SÖZLÜĞÜ -D-
DADAİZM
Sanattan
siyasete kurulu her düzeni anlamsız bularak yıkmaya çalışan sanat akımının
adıdır. Taraftarına Dadaist denir. Dadaistler dil ve estetik
kurallarını biryana iterek, başıboş bir yol tutmuşlardır. Dadaizm 1916
yılında ortaya çıktı. Zürih’te Cafe Tezrass’ta Romen asıllı Tristan Tzara,
Huns Arp, Georges Ribemont Dgessqnes gibi arkadaşlan arasında bir anlam
taşımayan “dada” kelimesinin ortaya atmış ve bu kelime her şeye
başkaldırışın ismi olmuştur.
1. Dünya Savaşı’nın yol açtığı çöküntü ve inanç buhranının tesiri altında
gelişen daizm, kişiyi, aklın sağladığı her türlü sistemden, sanatın
bütünlüğünü sağlayan ölçüden, toplumu inanç, gelenek ve ahlak anlayışından
uzaklaştırmak ister. Eski olan her şey yıkılmalıdır.
Dadaister, devamlı şüphe içindedirler; hiçbir şeyin doğruluğuna ve varlığına
inanmazlar. Aklın bir kıymeti yoktur. Düşünceye v şuurlu tavra karşıdırlar.
Kendilerinden önce oluşan bütün edebiyat akımlarını mizah yollu alaya
alırlar.
Dadaistler estetik kaygısı taşımazlar. Sanatta dil, şekil, kafiye uyumunda
hiç önem vermedikleri gibi, bu uyumlardan uzaklaştıkça “yapılan şeyin” daha
da kıymet kazanacağını savunurlar. Gülünç, kaba ve bayağı her türlü
saçmalığı ön plana çıkarırlar. Dadadizmin önemli temsilcilerinden Francis
Picabia kendilerini şu cümlelerle anlatır: “Ne yaptığımızı anlamıyorsunuz
değil mi? Aziz dostlar, onu biz sizden daha az anlıyoruz. Ne saadet değil
mi? Hakkınız var! Bir defa daha Papa ile uyumak isterdim! Yine mi
anlamıyorsunuz? Ben de anlamıyorum, ne kadar hazin bu!” Dadizmin öncüsü
Tristan Tzara “Gerçek dada, dadaya karşıdır” diyerek felsefelerini
ortaya koyar.
Savaş sonunda l919’da Paris’e giden Tristan Tzara’nın çevresine toplanan
Breton, Soupault, Peret, Aragon dadadizmi l922’ye kadar sürdürdüler. Bu
tarihten sonra dadaizm yerini sürrealizme bıraktı.
DANDİZM
Yapmacık üslubu ifade eder. Dandizm XIX. yüzyılın ilk yarısında İngiliz
sosyetesi mensuplarının bazılarına verilen ad idi. Şıklıklarıyla dikkati
çeken bu kişilerin açtığı çığıra dandizm adı verilmiştir. Fransa’da da
sosyetede yer alanlar, sosyal durumda estetik bir olgunluk aramışlar ve orta
tabaka kalkının duygularını hor görmüşlerdir. Edebiyatta ise “dandy”den
ilham alınarak taklit edilmemesi maksadıyla yapmacık üslüp kullanmaya
dandizm denmiştir.
DARAYAK
Aşık edebiyatında pek az kafiye olabilecek sözlere denir. Aşık’ın
karşılaşma sırasında en azından dört ayak kafıye) bulması gerekir. Diğer
aşık da aynı ayakta dört kelime söylemek zorundadır. Dayarak darkapı
diye de bilinir.
DARB-İ MESEL
Meydana gelen bir durumu, misal getirerek ve temsil yoluyla anlatmak için kullanılan kalıplaşmış hikmetli söz. Türkçe’de, çokluk şekli olan durüb-ı emsal de kullanılmıştır. (Bk. ATASÖZÜ).
DEKADANLIK
Edebiyatın soysuzlaşması anlamında kullanılan bir tabirdir. Kelime
“düşmek” karşılığıdır. Zamanla cemiyetlerin ve müesseselerin gerilemesi
anlamına kullanılmıştır. XIX. yüzyıl sonlarında Fransa’da parnasçıların
katılığına karşı bir tepki olarak sembolizmin aşırı inceliklerinden hoşlanan
sanatçılara dekadanlar denmişti. Bunların içinde Boudielarie, Mallarme,
Verlaine gibi ünlü şair ve yazarlar bulunuyorlardı,
Sanattan başka gaye gütmeyen dekadanlar, başıboşluk, sorumsuzluk ve bohem
hayatı içinde iyimserlikle karamsarlığı birbirine karıştırmışlardır.
Türk edebiyatında dekadan tabirini ilk önce Ahmet Midhat Efendi
kullanmıştır. Servet-i Fünün dergisi çevresinde toplanan Edebiyat-ı
cedide şairlerini gülünç göstermek için onlara “dekanlar” demiştir. Ahmed
Mithat Efendi’nin l895’te Sabah gazetesinde-yayınladığı “Dekadanlar”
başlıklı makalesi beş yıl süren büyük kalem kavgasına yol açmıştı. En çok
Cenab Şahabeddin’in suçlandıği tartışmaya Ahmed Rasim, Hüseyin Cahid, Ahmed
Hikmet de katıldı. Cenab Sahabeddin duygularını şöyle dile getirir:
“Sesimizi dimağımıza topladık; zamanımızın felsefe-i piç ü tü- binalüyık,
acı bir üslup aradık; bulduğumuza: Dekadanlık dediler.”
DEKOR
Tiyatro, sinema,
televizyon oyunlarında olayla olayın geçtiği yer arasında uyum sağlamak için
sahnede kurulan düzen. Eserin konusuna göre sahnede kullanılan eşyanın
tamamı. Dekor tabii olmalı, seyirci yadırgamamalıdır.
DELALET
Söz ile mana arasındaki münasebet. Kelimenin okunduğu veya söylendiği
zaman zihinde canlanan şekil. Etimolojik anlamı: “Bir şeydir ki onu
anlamaktan başka bir şeyi anlamak gerekir.” İki başlık altında incelenir:
1. Sözle alakalı olmayan delalet (gayr-ı lafzi delalet). ikiye
ayrılır:
A. Delalet-i vaz’iye: Bu şekilde kelime ile anlam arasında sözle ilgili olmayan, çağrışıma dayalı bir delalet vardır. Şemsiyenin yağmuru, insan ayağı izninin insanı hatırlatması gibi.
B. Delalet-i akliye: Parçanın bütünt, eserin müessiri hatırlatması. Kainatın Allah’a delaleti gibi.
2. Sözle alakalı delalet (Lafzi delalet): Üçe ayrılır:
A. Delalet-i mutabıkıye (uygunluk): Sözün, ifade ettiği şeyin bütünü
karşılaması hJi. Ev denince bütün odalarıyla hatıra gelmesi gibi.
B. Delalet-i tazammuniye: Sözün, ifade ettiği şeyin bir kısmını karşılaması imi. Ev kelimesinin odayı, çeşme kelimesinin musluğu hatırlatması gibi.
C. Delalet-i illizamiye: Sözün, kendi anlamını için gerekli olan başka bir anlamda kullanılması: Eli açık, gönlü geniş, eli uzun, ağzı sıkı vb.
DENEME
Yazarın her hangi bir konu üzerinde, kesin hükümlere varmadan, kendi şahsi , görüş ve düşüncelerini anlattığı yazı türü. Eskiden “tecrübe-i kalemiye” (kalem tecrübesi) denirdi. Hayat, ölüm, aşk, gurbet, sanat, felsefe, din, ahlak, gelenek, siyaset vb. kişiyi veya toplumu ilgilendiren her şey denemeye konu olabilir. Çeşitli sanat olayları üzerine yazılan yorum mahiyetindeki yazılar da deneme türüne girer. Deneme türünün ele aldığı konuların sınırı yoktur.
Denemede yazarı her şeyi duygusuna ve dünya görüşüne göre değerlendirir.
İşlediği konuda bütün bildiklerini anlattığı gibi, yorumlara da yer verir.
Fakat kesin sonuca varmaz. Doğru kabul edilmiş birçok şeyi şüpheyle
karşılayarak şahsi anlayış ve görüş çerçevesinde tekrar tekrar işler. Yazar
sıkı kayıtlara bağlı değildir; kendi kendine konuşuyormuş gibi yazar.
Denemede serbest bir kompozisyon örgüsü vardır.
Denemeleri, yazarın konuya yaklaşımı açısından sübjektif, objektif, karakter
denemeleri, tenkit denemeleri gibi gruplara ayırabiliriz.
Deneme türü XVI. yüzyılda Fransa’- da Montaigne (1533—1592 Denemeler adlı
eserinin çıkışıyla yayılmaya başladı. İngiliz François Bacon (l533-1592)de
deneme türünün önemli bir temsilcisidir.
Deneme türü Türk edebiyatına Tanzimat’tan sonra girmiştir. İlk denemeciler arasında Cenab Şahabeddin (Evı-ak-ı Eyyöm (1915), Nesr-i Harb, Hesr- Sulh, TIryaki Sözleri 1918), Ahmed Haşim (Gurabahöne-i laklakan 1928, Bize Göre 1928), Ahmed Rasim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Falih Rıfkı Atay’ın isimlerini sayabiliriz. Cumhuriyet’ten sonra gelişendeneme türünde eser veren yazarlar arasında Nurullah Ataç, Hasan Ali Yücel, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahaddin Eyüpoğlu, Suut Kemal Yetkin, Cemil Meriç, Mehmet Kaplan, Salah birsel ye Sezai Karakoç’un adları görülür.
DERGİ
Belli aralıklarla çıkan yayımlara denir. Derginin gazeteden ayrıldığı
başlıca özelliği, sınırlı bir okura seslenmesi ve bu sınırh sayıdaki okuru
ilgilendiren araştırma, inceleme türündeki yazılara yer vermesidir. Dergiler
haftalık, on günlük, onbeş günlük, aylık, iki aylık, üç aylık, dört aylık,
altı aylık, yıllık, bazen de... Bazen da belirsiz süreler içinde yayınlanır.
Dergilerin genel olarak konu tasniflerini şöyle sıralayabiliriz: İktisadi,
sınai, ticari dergiler, tarıma dayalı, (hayvancılık, ormancılık v.b.)
dergiler mesleki (tıp, hukuk vb.) dergiler, ilmi, teknik dergiler, kültür,
sanat dergileri, siyaset, haber dergileri, eğlence, aktüalite ve spor
dergileri, mizah dergileri, kadın dergileri, çocuk, gençlik ve okul
dergileri, dini dergiler...
DESTAN
Aşık edebiyatının en uzun nazım şeklidir Dörtlü bendler halinde ve
genellikle hece ölçüsünün on birli ve sekizli kalıplarıyla söylenen
destanlar konularını savaş, yangın, deprem, salgın hastalık gibi
felketlerden, eşkıya maceralarından, toplumun sakat, alay ve iğnelemeye
müsait yönlerinden alırlar. Ayrıca öğüt (atasözü), bekçi, yaş, hayvan ve
daha başka konularda da destanlar söylenir.
Destan ezberlenmesi ve kolay hatırlanması için genellikle zincirleme olarak
yazılır. Şair, destanın son dörtlüğünde mahlasını söyler.
Örnek:
GENÇ OSMAN DESTANI
İbtida Bağdad’a sefer alanda
Atladı hendeği geçti Genç Osman
Vuruldu sancakdar, kahtı sancağı
İletti hendeğe dikti Genç Osman
Eğerleyin kır atımın ikisin
Fethedeyim düşmanların hepisin
Sabah namazında Bağdat kapısın
Allah Allah deyip açtı Genç Osman
Kul Mustafa karakolda gezerken
GUlle kurşun yağmur gibi yağarken
Yıkılası Bağdat seni döğerken
Şehitlere serdar oldu Genç Osman
Kayıkçı Kul Mustafa
DESTAN
Kelimenin sözlük
anlamı “hikaye”, “masal”, “efsane” demektir. Halk edebiyatındaki
nazım şekillerinden birinin adı da destandır. (Bk. DESTAN). Konumuz
olan asıl destanda, bir milletin başından geçen çeşitli olaylar, felaketler,
sevinçler, yenilgi ve başarılar, aralarında yetişen ve olayların meydana
gelmesine sebep olan kahramanlar, dünyanın meydana gelişi, insanların
yaradılışı, türeyişleri, ölüm, düşünüş ve inanışları yer alır. Destanlar bir
milletin sözlü ve ortak edebi ürünleridir. Destanların bir kısmı
inanılmayacak kadar hayali, mitolojik, bir kısmı da tarihi olaylara dayanan,
menkıbevi mahiyettedirler. Destanlarda olay ve kahramanın millet vicdanında
bıraktığı tesirler, cemiyetin duyduğu sevgi, nefret ve saygıya göre anlam
kazandığı için, bir milletin düşüncelerini yansıtırlar.
DEVR, DEVİR
Yaratılış (madde) ve sona eriş (mead) arasındaki safhaları tasavvufa göre izah eden sistemin adıdır. Tasavvuf ehli bu sistemin esasını bir daireye benzettiği için devr adını almıştır. Şudur ve tecelli meselesi devir anlayışını meydana getirir. İnsan, var olan alemlerin en alt basamağındaki madde alemine baba belinde ve ana rahminde bulunan meni ve emşac denen erlik ve kadınlık suyundan meydana gelir. Baba ve ana bunları, yedikleri, bitki, canlılar ve cansızlardan, bitkiler, canlılar ve cansızlar dört unsur denen hava, su, ateş ve yelle göklerin birleşmesinden meydana getirir. Gökler ve onların cisimleri olan yıldızlar “Mutlak Varlık” olan Tanrı’nın zatından ilim olarak tecelli ederler. Bunların dönmesiyle “dört unsur”, dört unsurun birleşmesiyle bitkiler, canlılar, cansızlar meydana gelir. Baba ve ana bunları yemesiyle erlik ve kadınlık suyu oluşur.
İnsan “Mutlak Vücut”tan kopup bu aleme düşer, sonra tekrar aslına
kavuşur. Bu “çıkış”, “oluş” ve “kavuşma” bir “daire”yi
andırır. Çıkış noktasına kavs-i nüzul, kavuşma noktasına da
kavs-ı uruç denir. “Mutlak Vücut”tan ayrılan Tanrı nuru,
akl-ı kül’den, ukül-ı tis’a’ya (dokuz akıla), nüfu-ı tis’a’ya (dokuz
nefse), eflkı tis’a’ya (dokuz feleğe), tabyi-i erbaa’ya (dört
tabiata), onlardan da ansır-ı erbaa’ya (dört unsura) ve toprağa
geçer. Kavs-ı nüzul (iniş kavsi) veya mebde (başlangıç) budur. Buradan
dolaşarak topraktan madene, madenden bitkiye, bitkiden hayvank, hayvandan
insana, insandan da İnsan-ı kâmile (kamil insana) geçerek, tekrar aslına
yani Tanrı’ya döner. Bu ikinci devir kavs-ı suüd (çıkış kavsı),
kavs-ı urüç (yükseliş kavsı) veya mead (son buluş) diye
adlandırılır. Bu konuyu işleyen şairlerin manzumeleri devriye adıyla anılır.
(Bk. DEVRİYE)
.
DEVRİYE
Tasavvuf edebiyatında devir (bk. DEVR) nazariyesini işleyen
şiirlere verilen addır. Devriyeler konularına göre birkaç kısımda
incelenirler. İnişi (mebde veya kavs-ı nüzul) anlatanlara ferşiye, çıkışı
(mead veya kavs-ı uruc) anlatanlara arşiye denir. Şair, basit, duygulu, açık
veya gizli, dokuz babadan, dört anadan, üç çocuktan bahsederek, babasını
şehvete getiren kendisi olması yönüyle “Ananun nikâhını ben kıydım...” gibi
şathiye tarzında da bu nazariyeyi işler. Bu tür daha çok melami şairlerde
görülür.
Devriyelerin bir kısmı da tarikata girişle teslim ve ikrarı anlatır.
Devriyeler çokluk Alevi-Bektaşi şairler tarafından yazılmıştır. Konunun
inceliği sebebiyle, Sünni şairlerce pek itibar edilmeyen bu tür destan,
koşma, nefes, ilahi şekillerinde söylenir. Örneğini verdiğimiz şiirde
ferşiye ve arşiye türünü görmek mümkündür:
Cihan var olmadan ketm-i ademde
Hak ile birlikte yekdaş idüm ben
Yaratdı bu mülki çünki o demde
Yapdum tasvirini nakkaş idüm ben
Anasırdan bir libasa büründüm
Nesr u bad u hak u adan göründüm
Hayrü‘1-beşer ile dünyaya geldüm
Adem ile bile bir yaş idüm ben
Ademün sulbünden Şit olup geldüm
Nûh-ı Nebi olup tüfana doldum
Bir zaman bu mülke İbrahim oldum
Yapdum Beytultâh‘ı taş taşıdmı ben
İsmail göründüm bir zaman ey can
İshak Ya‘kub
Yûsuf oldum bir zaman
Eyyüb geldüm çok çağırdum el-aman
Kurt yidi vücüdum kan-yaş idüm ben
DEYIM
Çoklukla gerçek anlamı dışında bir an1am taşıyan kalıplaşmış sözlere denir.
Kısa ve söz1ü anlatım aracıdır. En az iki kelimeyle kurulur. Teşbih,
istiare, mecaz ve kinaye unsurlarıyla bir oluşu tasvir veya ifade eder.
DEYİŞ
Türk halk dilinde hece vezniyle söylenen şiirlere verilen addır. Türkü, destan, koçaklama, güzelleme, taşlama, nefes, koşma, tekerleme b. gibi şiir türlerinin hepsine deyiş denir. Diğer bir adı da deme’dir. Geleneğe göre bir deyiş en az “üçhane’ ‘(bend) dir. Her deyişin sonundaki hanede, söyleyenin mahlası (tapşırması) bulunur. Aşıkların karşılıklı şiir söylemeleri de deyişme diye anılır.
DEYİŞME
Halk edebiyatında aşıkların karşılıklı şiir söylemelerine denir. En az iki
aşık kendi kendilerine veya bilirkişi ve dinleyiciler karşısında belli
kaideler içinde karşılaşırlar. Diyalog esasına dayalı karşılaşmada aşıklar
birbirini denerler, yenmeye çalışırlar. Bir aşık adayının kabiliyetli olup
olmadığını anlamak için de deyişme düzenlendiği olur.
Deyişme şu sıraya göre yapılır:
Merhabalaşma denilen giriş bölümünde aşıklar dinleyicileri selamlamak için genellikle “Hoş geldiniz” “Sefa geldiniz”,“Merhaba” rediflerine bağlı kafiyelerle karşılıklı olarak dörtlükler söylerler.
İkinci bölümde ise, aşıklar ustalarının deyişlerinden örnek okurlar.
Tekerleme denilen üçüncü bölüm ise, asıl deyişmeyi teşkil
eder. Ev sahibi (veya yaşlı bir kişi) aşık düz ayak yahut geniş ayakla
deyişmeyi açar. Aşıklar konu ve bend sınırlaması olmaksızın verilen oyun
üzerinde deyişmeye başlarlar. Aşıkların, birbirlerine karşı asıl hüner
gösterme ve üstünlük sağlama gayretleri bu bölümde yer alır. İlk ayak
bitince ikinci aşık yeni bir ayak açar. Karşılaşma aynı usulle devam eder.
Yarışma devam ettikçe açılan ayak gittikçe dar ayak şeklini alır. Deyşme
karşılıklı soru-cevap şekline döner. Aşıklar bu yolla birbirlerinin bilgi ve
hünerlerini ölçerler. Lehdeğmez gibi zor şekillere başvurulur. Bu yollarla
karşısındakini mat eden aşık, neticede rakibini hicve başlar, taşlama ve
takılmalarda bulunur, Deyişmenin sonunda ise aşıklar birbirlerini
rahatlatmak, gönül almak için karşılıklı koşmalar okurlar. En sonunda ya bir
koşmanın dörtlüklerini ayrı ayrı söylerler veya karşılıklı deyişlerle
birbirlerini överek işi tatlıya bağlarlar.
Örnek:
AŞIK ŞENLİK-AŞIK FERYADİ
Şenlik:
Şöhretin vezir payında
Rütbesiyle şana layık
Oturuşun o duruşun
Hem sultana hana layık
Feryadi
Sefa geldin gözüm üzre
Olsam mihmana layık
Şeyhülishm, sadradzam
Doğru Al’Osman ‘a layık.
Şenlik:
Seninle oldum taaşşuk
Gözlerime geldi ışık
Duymadım sen kime aşık
Dillerin Kur’an’a layık.
Feryadi:
Bu düşkün gönlü açarsın
Selim Sırat‘ı geçersin
Kevser ırmak içersin
Olasan cinana layık.
Şenlik:
Kul şenliği eder hürmet
Rikabın kıldım ziya’et
Sana nasib olsun cennet
Huriye gılmana layık,
DİPNOTU
Yazarın herhangi
bir çalışmasında faydalandığı kaynakları ve alıntıları metnin geçtiği yerde
vermesine denir. İlmi dürüstlük açısından bu gereklidir. Dipnotlar ikiye
ayrılır.
1Açıklama dipnotları.
2.Kaynak dipnotları
1.Açıklama dipnotları: Yazar metnin geçtiği yerde tezini destekleyecek alıntıları veya ayrıntılı açıklamaları, numara vererek sayfa altına düşer. Toplu olarak çalışmasının sonunda da sıralayabilir.
2.Kaynak dipnotları: Metinde geçtiği yerde birer numara verilerek ilk nottan itibaren eserin sonuna kadar numara takip ettiği gibi, her sayfa veya bölümde ayrı ayrı numara takip edebilir.
DİVAN
Birçok konularını bir araya toplayan esere divan, divanı meydana
getirmeye de tedvin denir Kaşgarlı Mahmud’un eserine Divanü Lügati’t-Türk
adı bu sebeple verilmiştir. Bir dalda yazılan (kahramanlık, aşk gibi)
şiirleri bir araya toplayan mecmualar da ortak Islam kültüründe divan adını
almıştı. Giderek yaygınlaşan bu isim, duyan edebiyatında şairin
mesnev1erinın dışında diğer şiirlerini bir araya topladığı kitaba ad
olmuştur. Klasik Türk edebiyatının ilk zamanlarında divan belli bir sıraya
göre düzenlenmişken sona sıra gözetilmemiştir. Sıra gözetilen divanlar
müretteh, sıra gözetilmeyen eksik divanlar ise, gayr-ı mürerteb
diye adlandırılır. Küçük divanlar ise divançe adıyla anılır.
DİVAN
Saz şairlerinin aruzun fâ’ilâtün- fâ’ilâtün- fâ’ilâtün-fâlun
kalıbıyla gazel, murabba, muhammes, müseddes biçiminde yazdıkları şiirlerin
adıdır. Özel bir ezgiyle okunur. Musammat divanlar davardır. Divan’a saz
şairlerince divanI de denir. XVII. yüzyıldan sonra yaygınlaşmıştır.
Dörtlüklerden oluşan divanların kafiye şeması: aaba ccca ddda...
şeklindedir. Bu şema ile dörtlüğün kafiye durumuna göre:
aaaa bbba ceca..
abab cccb dddb...
aaab cccb dddb... şeklinde olabilir.
DIVAN EDEBİYATI
Türklerin Müslümanlığı
kabul etmelerinden sonra İslam medeniyetinin ilim, inanç ve kuralları
etkisinde, Arap ve Fars edebiyatının estetik kaideleri üzerine kurulmuş
edebiyata denir. Özellikle Anadolu’da yaygınlaşan bu edebiyat “lslami saray
edebiyatı, Enderun edebiyatı, havas edebiyatı, klasik edebiyat, eski
edebiyat” gibi kavramlarla anılır, “Divan edebiyatı” sözünün l900’den sonra
ortaya çıktığı sanılmakta ve ilk defa kimin kullandığı bilinmemektedir. Bu
adlandırılış şairlerin manzumelerini topladıkları eserlere “divan” (bk.)
denilmesinden dolayıdır.
Türklerin İslam dinini kabul etmeleriyle, divan edebiyatı ürünleri vermeleri
arasında uzun bir zaman geçtiğini görüyoruz.
DİYALOG
İki kişinin
konuşması anlamına gelen Grekçe bir kelimedir. Edebi terim olarak roman,
hikaye ve tiyatro gibi türlerde kahramanların karşılıklı konuşmalarının
olduğu gibi yazılmasını ifade eder. En çok dram edebiyatında görülen
diyalog, üsluba canlılık katar. Devrik cümle kurmaya daha
elverişlidir.Eskiden beri bir çok yazar düşüncelerini diyalog şeklinde
yazarak okuyucuları etkilemişlerdir.
Eflatun’un diyalogları ünlüdür.
DİZİN
Bir kitabın içinde geçen yer ve şahıs adları ile deyimlerin alfabetik
sıraya göre dizilerek sayfa numaralarının gösterilmesine denir.
DÖRTLEME
Türk halk
şiirinde dört mısralık kıtalardan meydana gelen na2ım şekillerinin genel
adıdır. Divan edebiyatında bir gaze1m beyitlerinin altına aynı vezin ve
birinci mısra ile kafiyeli olmak üzere ikişer mısra ekleyerek meydana
getirilen murabbaya da bu isim verilir.
DÖŞEME
Türk halk hikayelerinin başında geçen secili sözlere denir. Ayaklı saya
adı da verilmiştir. Arapça mukaddime ve medhal, Farsça dibace karşılığıdır.
Döşemenin en güzel örnekleri Dede Korkut Hiköyeleri’nin başlarındaki
soylamalarıdır. Döşemeler, dinleyenlerin din ve mezhebine göre değişik olur.
Sunnilerin dört halifeyi, şiirlerin Hz. Ali ve son iki halifeyi övdükleri
gibi...
DRAM
İlkçağlarda ve Ortaçağ’da epope karşısında tiyatro çeşidi eserler için
kullanılmışken, XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren ciddi, gerçekçi
oyunlara ad olmuştur. Kelimenin aslı Yunanca drama (hareket)’dan gelir.
Genellikle orta tabaka insanın özel hayatındaki şartları ve çatışmaları,
günlük olaylar içinde işler ve aynı tabakanın zevki selimine hitap ederler.
Seyircinin duygularına seslenerek onu etkilemeye çalışırlar. Güzel ile
faydalıyı bir arada yürütme ve gösterme gayesini güderler. Bunu yaparken de
toplumun ahlaki değerlerini daima ön planda tutarlar. Faziletli davranışları
göstermek suretiyle insana toplum içindeki vazifelerini hatırlatmak
isterler. Bütün bunları sağlayabilmek için de genellikle konuşma diline
yakın, bir nesirle kaleme alınırlar. Dramlarda, trajedyalardaki acıklı ve
komedyenlerdeki güldürücü taraflar insan hayatında görülen biçimleriyle bir
arada işlenirler. Dram XVIII. yüzyılda Fransız filozofu Diderot (1713-1784),
Beaumarchais (1732-1799) ve daha bazı yazarların uzun trajedyaya karşı
çıkmaları, günlük olayları işleyen oyunları tercih etmeleri üzerine doğdu.
Dram ismini de onlar vermişlerdir. Diderot bu oyun türünü şöyle tarif eder:
“Genel üslubunda gerçeğe yönelen, hareketli ve dokunaklı olmaya çalışan,
kişilerin özel hayatlarındaki şartlar ve çatışmaları canlandıran, ahlakçı
tutumu öne alan nesirle yazılmış dram.” İngiliz oyun yazarı Shakespeare
(1564-1616) klasik tiyatronun üç birlik (konu, zaman, mekan) kuralını hiçe
sayan eserler vermiştir Shakespeare, düello, zehirleme, öldürme gibi acı
veren olayları, sahnede oluş halinde gösterir; acıklı ve gülünç durumları
bir arada yürütür: yüksek kişilerin yanında halktan kişilere de önem verir;
nazım ve nesri iç içe kullanır. Bu oyunlar Lessiag, Golthe, Sehiller gibi
Alman edebiyatçılarını da etkilemişti. XIX. yüzyılın ilk yarısında da
Fransız romantizmi Shakespeare’in ve Alman tiyatrosunun tesiriyle dram
türünü geliştirdi. Romantik dram diye adlandırılan türün öncüsü Victor Hugo
(1802-1885), romantik dramın beyannamesi sayılan Cromwell (1827) adlı
eserinin önsözünde bu türün özelliklerini açıklar.
Romantik dramın başlıca özelliklerini şu maddelerde toplayabiliriz:
1-Üç birlik (konu, zaman, mekan) kuralına uymaz.
2- Hem acıklı hem de güldürücü olaylar, hayatta görüldüğü gibi bir arada yaşanır.
3. Olaylar tarihinden alınabileceği gibi günlük hayattan da alınabilir.
4- Kişiler her sınıf halktan seçilebilir.
5- Yerli özelliklerin işlenmesine önem verilir.
6- Her türlü çirkin olay, cinayet, vurma vb. sahnede gösterilebilir.
7- Perde sayısı yazarın isteğine bağlıdır.
8- Nazım veya nesir şeklinde yazılabilirler.
Dram türü, doğuşundan bugüne kadar görülen her türlü edebiyat akımı
(realizm, natüralizm, sembolizm vb.) içinde varlığını bir takım biçim ve
muhteva değişikleri göstererek sürdürmüştür. Halen günümüzde de en çok
yazılan ve oynanan ağır başlı, ciddi oyun türü olarak varlığını devam
ettirmektedir. Victor Hugo’ııun Hernan oynanışı 1830) adlı dramı,
klasiklerle romantikler arasında, şiddetli kavgalara sebep olmuş ve yeni bir
tiyatro anlayışına yol açmıştır.
DRAMA
Hayatta yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olayları sahnede canlandırma
sanatına denir. Olayları oluş halinde gösteren tiyatro eseridir. Bu
eserlerde olaylar yazarın ağzından anlatılmaz, eserdeki kişiler doğrudan
doğruya söyler veya canlandırır.
Başlıca iki unsur vardır: Olay (vak’a) ve kişiler. Dramadaki olaylar kişiler
veya kişilerle onların dışında yar olanlar arasındaki çatışma üzerine
kurulur. Bu tür eserlerde de giriş, gelişme ve çözüm gibi bölümler vardır.
Giriş’te kişiler, olayla ilgileri ve konu ele alınır. Gelişme’de
kişilerin çatışması verilerek olay sürükleyici ve merak uyandırıcı bir
duruma sokulur. Çözümde ise olaylar bir sonuca bağlanır.
DRAMATİK
Sahnede canlandırılmak üzere yazılmış eserlerin ortak adı. Eski Yunan
edebiyatı sınıflamasına göre epik ve lirik olmayan eserdir.
Dramatik eserler, çağdan çağa değişiklik göstermiştir. Hayatın trajik, komik
bir yanını, dini bir tavrı canlandırdığı gibi, traji-komik, melodram veya
feeriler, pastoreller gibi gerçek üstü bir olayı konu edinmişlerdir.
DRAMATİZE ETMEK
Bir edebi eseri radyo, televizyon veya sahne oyunu haline getirmek.
DRAMATURG
Dram yazarı. Sahne eserini inceleyen, oyunu sahneye koyma kaidelerini
belirten ve bu konuda kendisinden faydalanılan kimse.
DRAMATURGI
Sahne eseri yazarlığı sanatı. Tiyatroda oynanmak için gelmiş eserlerin
incelenmesi.
DUBLAJ
Yabancı dilde çekilmiş bir filmin yerli veya başka bir dile çevrilmesi,
oyunun seslendirilmesi, tiyatro yahut sinemada oyuncunun rolünü yapmak için
hazır olma anlamlarında kullanılır.
DUBLÖR
Tiyatro veya sinemada bir oyuncunun yerini alabilecek kimse. Bir filmde
oyuncuyu seslendiren.
DUDAKDEĞMEZ, bk. LEBDEĞMEZ
DURAK
Hece vezniyle
yazılmış şiirlerde mısraların belli bölümlere ayrıldığı yerlere denir.
Durağı aruzdaki takti karşılığı düşünebiliriz. Takti’de
kelimeler ortadan bölünebildiği halde, hece vezninde bölünmez. Durak,
kulakta ahenkli bir uyum sağlayan söz öbekleri arasında olur.
Beşli, altılı, yedili ve sekizli bir az heceli mısralarda durak
bulunmayabilir.
Durakların belirli bir düzeni vardır. 6, 8, 10, 12, 14, 16, gibi çift heceli
mısralarda durak mısrayı iki eşit parçaya böler. Bazen eşitlik bozulabilir.
Tek heceli mısralarda ise çok heceli kısım mısranın ilk yarısında, az heceli
kısım ikinci yarısında yer alır (4+3,6+5 gibi), zaman zaman tersi de
görülebilir. Aynı hece kalıbındaki mısraların durak yerleri değişebilir;
1l’li kalıpla söylenen koşmalar 6+5,4+4+3,7+4 kalıplarında olabilir. Aynı
kalıptaki bir şiirin bazı mısraları ayrı kalıpta olabilir. Mesela, 6 + 5
kalıbındaki bir şiirin bazı mısraları 4+4+3’e uyabilir. Sözün akışına
göre tabii olması gereken duraklar da vezinler ve nazım şekilleri gibi,
milli zevkin ahenk unsurlarıdır. Duraklar ve duraklardaki hece sayılarını
şöyle gösterebiliriz:
1- İki duraklılar:
(Üçlüler (1+2, 2+1), dörtlüler (1+3, 2+2,3+1), beşliler(2+3, 3+2), altılılar (3+3, 4+2, 2+4), yedililer (3+4, 4+3, 5+2,2+5), sekizliler(4+4, 3+5,5+3, 6+2,2+6), dokuzlular(6+3, 3+6,5+4, 4+5), onlular (5+5, 6+4, 4+6, 7+3, 3 + 7), on birliler (6 + 6, 7 + 5, 5 + 7), on üçlüler (8 + 5), on dörtlüler (7 + 7), on beşliler (8+7, 7+8), on altılılar (8+8), on sekizliler(8 + 10).
2. Üç duraklılar:
On birliler (4+4+3), on ikililer (4 + 4x4), on üçlüler (4 + 4 + 5), on sekizliler (4+4+ 10).
3. Dört duraklılar:
On beşliler (4 + 4 + 4 + 3), on altılılar (4+4+4+4+).
4. Beş duraklılar:
On dokuzlular (4 + 4 + 4 + 4 + 3), yirmililer (4+4+4+4+4).
DURAK
Halveti tarikatına mensup tasavvuf ehli, ilahiyi bu deyimle de
adlandırır.
DURCB-I EMSAL, bk. DARB-I MESEL
DÜBEYT
İki beyit
anlamına gelir. Bu sözle rubai türü kastedilir.
DÜĞÜM
Roman, hikaye veya bir piyeste anlatı lan aksiyonun tıkandığı,
düğümlendiği yerdir. Bir edebi eserde serimden sonra yaka- da durumlar
birbirine girer, olayın akışı karışır. Düğüm, olayların toplandığı, çözüme
gitmeden önceki merak uyandıran bölümdür.
DÜZ KAFİYE
Her beyit kendi arasında kafiyeli şiirlerdir. Fransız edebiyatından Türk edebiyatına geçmiştir. Eşleme de denilen bu şekil, divan şiirindeki mesneviye benzer. Mesneviden farklı yanları; Mesnevide her beyit bir anlam bütünlüğüne sahiptir; aruzun kısa kalıpları kullanılır; uzun konular işlenir. Düz kafiyede ise bentler arasında anlam ilgisi vardır, aruzun uzun kalıpları ve hece vezni kullanılır; bir kaç beyitli kısa şiirler de yazılır.
Kafiye şeması: aa bb ce çç dd
DÜZ KOŞMA
Aşık
edebiyatında klasik şemaya uygun düşen koşmaları diğerlerinden ayırmak için
kullanılır. Adi koşma da denir. Aşık edebiyatının en çok kullanılan bir
koşma tipi olan düz koşmalar hece ölçüsünün 1l’li kalıbıyla yazılırlar.
Kafiye düzeni şöyledir: xaza bba ccca veya aaab cccb çççb.
DÜZME
Halk
edebiyatında yazmak, tertip etmek anlamına kullanılır. Hikaye düzmek, mani
düzmek gibi...
DÜZÜM
Aşık edebiyatında bir deyişin bütünü, takım da denir.
