CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK HİKAYESİ
1960'lı Yıllarda Türk Hikayeciliği
Öykü yazarlarımızın sayısındaki büyük artış 1960-70 yılları arasında
görülüyor. Bu yıllarda öykü yazarı olarak Leyla Erbil (1931), Sevim Burak
(1931-1983), Demir Özlü (1938), Behiç Duygulu (1933-1985), Demirtaş Ceyhun
(1934), Erdal Öz (1935), Bilge Karasu (1930-), Adnan Özyalçıner (1934), Nevzat
Üstün (1924-1979), Dursun Akçam (1930), Orhan Duru (1933), Necati Tosuner
(1934), 'i görüyoruz. Necati Cumalı, Mehmet Seyda, Talip Apaydın, Sevgi
Soysal, Ferit Edgü, Yusuf Atılgan, Kerim Korcan, Bekir Yıldız, Selim İleri ise
roman ve öykü yazarıdırlar.
Leyla Erbil, 1960'lı yılların başında bireye eğilen öyküleri ile tanınan bir
yazarımızdır. Toplum sorunlarına bireyden hareket ederek eğilen yazar,
insanların davranışlarını yalnız gözlemlemekle kalmayarak onları bu davranışa
yönelten nedenlere, bilinç altına inmeye çalışır. Nedeni ne olursa olsun,
yalnızlığı en çok duyanların aydınlar olduğuna dikkati çeken Erbil, cinselliği
de aydınlar, daha çok da kadınlar açısından ele almıştır. Kimi öykülerinde
evliliği ele alan kadınların sorunlarına değinen yazar, bu konular dışında
Cumhuriyet döneminde işçi göçüne değinen ilk yazarlarımızdan biri olarak
dikkati çeker. Genelde kent insanını anlatan Leyla Erbil, aydınların halktan
kopuk oluşlarını eleştirilecek yanlarını ortaya koyar. Öykülerinde rüyalardan
yararlanarak 2. Meşritiyet yıllarından başlayıp Cumhuriyet'in ilk yıllarına
değin geçen olayları verir ve Cumhuriyet döneminde 12 Mart'a gelir.
Anlatımında kişinin bilinç altını, iç dünyasını yansıtma amacı görülen Erbil
öykülerini Hallaç, Gecde, Eski Sevgili, Zihin Kuşları adlı kitaplarında bir
araya toplamıştır.
Sanatın toplumsal bir işlevi olduğuna katılmayan Bilge Karasu da bireyin
yalnızlığı ve iletişimsizliğini ön plana almıştır. Bireyin kendi yalnızlığı
içinde, yaşadığı dünyayı kavramaya çalışmasını, bu çabayla dünya ile ilgili
bilgiler edinişini veren Karasu kimi öykülerinde zaman bakımından Bizans'a
değin geri gidip 27 Mayıs Devrimi'ni hazırlayan olaylara gelir. Yorumunu
okuyucularına bıraktığı öykülerini, olgu, düşünce ve çağrışımı birbirine koşut
olarak sürdürme tekniği ile yazmıştır. Öykülerinde zamanı içinde bulunulandan
geriye dönüşler yaparak kullanan yazar, geri dönüşlerde kısa, devrik ya da
yarım bırakılmış cümlelerden oluşan anlatımıyla vermiştir. Öykülerinde en çok
değişik cümle kuruluşlarıyla dikkati çeken Karasu'nun öykülerini Troya'da Ölüm
Vardı, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Ölmüş Kediler Bahçesi, Kısmet Büfesi
kitaplarında bir araya toplamıştır.
Bu yılların öykü yazarları arasına tek öykü kitabı Yanık Saraylar'la katılan
Sevim Burak, kitabında bir araya topladığı öykülerinde kadınların iç ve dış
dünyasına eğilen bir yazar olarak dikkati çeker. Değişik çevrelerde, değişik
koşullarda yaşamlarını sürdüren kadınların, çeşitli sorunlarla dolu
yaşantılarını izlediğimiz öykülerinde içinde bulunulan durumdan kurtulmak için
çırpınan insanların genelde yenildiklerini görürüz. Öykülerinin en ilginç yanı
anlatımı ve yazı,ş biçimidir. Satırları gelişi güzel bölmesi, kimi yerde
cümüleyi tek sözcüğe indirerek alt alta sıralaması, büyük harfleri
kullanmadaki gelişigüzellik okuyucuyu yadırgatır.
Mavi hareketinin özgün sanatçılarından olan Demir Özlü, bireyin çevreyle
ilişkilerinin kopuşunu ve iletişimsizliği konu alan yazarlar arasındadır.
Yalnızca gözlemcilikte kalan gerçekçiliğin bırakılarak, bireyin iç ve dış
dünyasının da aynı ölçüde verilmesi gerektiği düşüncesini benimseyen Özlü,
öykülerini ilk olarak Bunaltı adlı kitabında bir araya toplamıştır.
Öykülerinde daha çok, çevreden kopukluk, yalnızlık ve kimsesizlik,
karamsarlık, umutsuzluk, toplumun eleştirilecek yanları ele alınmıştır.
Öykülerinin bir bölüğünde de 1960 sonrası olayları buluruz. Bu onun bireyden
topluma doğru genişlediğini gösterir. Avrupa'daki işçilerin sorunları,
eğitimdeki bozukluklar gibi toplumsal konuları ele aldığı öykülerindeki
kişiler bunalımlarından kurtulmuşlardır. Kimi öykülerinde de ideolojik
sorunlara eğilen yazarın başarısı insanları iç ve dış dünyalarıyla vermesidir.
İlk öykülerinde Sait Faik etkisi görülmekle birlikte giderek varoluşçuluğa
kaydığı görülür. Bunaltı'dan sonra öykülerini Soluma, Boğuntulu Sokaklar,
Öteki Günler Gibi Bir Gün, Aşk ve Poster, Stocholm Hikayeleri kitaplarında bir
araya toplamıştır.
Öykülerini Ağlama N'olur, Sultan Bayırı, Gölgede Gezintiler adlı üç kitapta
toplayan Behiç Duygulu da daha çok bireyi konu alan bir yazar olarak görünür.
Öykülerini çeşitli ruhsal durumlarını, insan-doğa ilişkilerini, ya da doğa
sevgisini yansıtır. İşlediği konulara uygun olarak seçtiği kişiler mutsuzlukla
mutluluğu bir arada yaşayan daha çok mutsuz olmayı yeğler görünen kişilerdir.
Öykülerinde bir ileti vermek için kendini zorlamayan Duygulu okuyucuyu pek göz
önüne almayan bir yazar özelliği taşır.
Öykü yazmaya gerçek üstücü bir yaklaşımla başlayan Demirtaş Ceyhun, ilk
öyküsünden sonra topluma yönelmiştir. Öykülerinde ağa-ırgat çatışması, yağmur
bekleyen ırgatların doğayla savaşımı gibi değişik sorunlarla birlikte cinsel
sorunlara da yer vermiştir. Zaman zaman bireye de yönelen Ceyhun dış
gözlemlerden çok iç çözümlemelere, bilinçaltına, soyutlanmalara eğilen öyküler
yazmıştır. 1970'lı yıllarda konusunu Adana yöresinden aldığı öykülerinde köyde
ve kentte Anadolu insanını vermiştir. Bu öyküleri ile köy edebiyatına
katıldığını belirten Demirtaş Ceyhun öykülerini, Tanrıgillerden Biri,
Sansaryan Hanı, Çamasan, Apartman, Babam ve Oğlum, Eylül Öyküleri kitaplarında
bir araya toplamıştır.
Öykü yazarlığına toplumsal bir düşünceyle yaklaşan Adnan Özyalçıner 1960'ta
yayımladığı Panayır adlı kitabıyla adını duyurmuştur. Her olaydan bir öykü
çıkabileceği düşüncesiyle yazan Özyalçıner, konularını kentin yoksul
insanlarına yöneltmiştir. İlk öykülerinde bu insanların yaşayışlarını,
çektikleri sıkıntıları ele alan yazar, ikinci kitabı Sur'da gerçekçi ve
toplumsal öyküler arasında değişik öyküleriyle dikkati çekmiştir. Bu
öykülerinde kent yaşamının kurallarının bireyin yaşayışı üzerindeki olumsuz
etkileri verilmiştir. Az sayıda olmakla birlikte öğrenci olaylarına değindiği
öyküleri de vardır. Adı geçen iki öykü kitabına; Yağma, Yıkım Günleri, Gözleri
Bağlı Adam, Canbazlar, Savaşı Yitirdi ve Sağnak'ı eklemiştir.
Nevzat Üstün, şiir, roman, öykü için kural koyulmasından yana olmayan bir
yazarımızdır. Öykülerinde bu anlayışına bağlı olarak gördüklerini,
izlediklerini yansıtmıştır. Öykülerinde, Güneydoğu Anadolu'dan hareketle
Anadolu insanının yaşayışından kesitler, Almanya'ya gidenler ve geride
kalanlar, evlatlık verilen kızlarla, genelevdeki kadınların sorunları gibi
konulara değinmiştir. Gerçekleri kendi yorumuyla veren yazar, öykülerini
Yaşanma Duvarı, Almanya Almanya, Çıplak, Akrep Üretim Çiftliği, Boğaların
Ölümü kitaplarında bir arada yayımlamıştır.
Özgürlük Masalı kitabıyla tanıdığımız Necati Tosuner, öyküyü başlı başına bir
yazı türü olarak benimseyen yazarımızdır. Öykülerinde kişinin özürlü oluşundan
gelen, mutsuzluk ve yalnızlık duygusu egemendir. Öykülerin çoğunda özürlü
insanın iç dünyası, bunalımları ve toplumda karşılaştığı sorunlar sergilenir.
Giderek toplumsallığa doğru açılan yazar, Çıkmaz'da toplanan öykülerinde
eksiklik duyan insandan çevreye doğru açılmıştır. Ancak, bireydeki yalnızlığın
verdiği umutsuzluk sürmektedir. Birey zamanla özürlü yanıyla birlikte yaşamaya
alışır. Kambur ve Sisli'de bu konuları işlediği öyküleri buluruz. Öykülerinde
duygular, düşler ve çağrışımlardan yararlanma tekniğini uygulamıştır. Daha çok
kendini ve yaşamını anlattığı öykülerinin toplandığı bir kitabı da Necati
Tosuner Sokağı'dır. Öykü kitaplarına son olarak Güneş Giderken'i eklemiştir.
İlk öykülerinde toplumsal konuları ele almakla birlikte olaylara duygusal ve
kişisel bir yaklaşım gösteren Erdal Öz, Yorgunlar adlı öykü kitabıyla
tanınmıştır. Öykülerinde yer yer duygusallığın yer aldığı bir romantizmle
karşılaşılır. İlk öykülerinden sonra romantizmden sıyrılarak bir dönemin
gençliğini, sorunlarıyla birlikte vermiştir. 1960-70 arasının önemli
olaylarını nesnel bir yaklaşımla verdiği öykülerinde duygusallığı da
bırakmadığı görülür bununla birlikte duygu sömürüsüne yönelmemiştir.
Öykülerinde kendisinin içinde yaşadığı olayları aktaran, bu olayların
insanlara verdiği acıyı, korkuyu, üzüntüyü, yalnız bırakılmışlık duygusunu,
kardeşliğe özlemi duyuran Erdal Öz, Yorgunlar'dan on üç yıl sonra yayınladığı
Kanayan'dan başlayarak; Havada Kan Sesi Var ve Sular Ne Güzelse kitaplarında
öykülerini
bir araya toplamıştır.
Bekir Yıldız, 1960'lı yılların sonlarına doğru bunalım edebiyatından sonra
öykücülüğümüzü yeniden topluma yönelten yazarlar arasında önemli bir yer alır.
1968'de Raşo Ağa ile kendisini tanıtan Yıldız, öykülerini nesnel bir
gerçekçilikle yazmıştır. Öykülerinin konularını kentten, kendi yöresi olan
Güneydoğu'dan ve bir süre yaşadığı Almanya'dan almıştır. Kentten aldığı
öykülerinde daha çok yaşam kavgası içindeki insanın sorunlarını anlatır.
Güneydoğu'yu tanıttığı öykülerinde yöre halkının günlük yaşayışını ve
törelerini verir. Almanya'yla ilgili öykülerinde, Almanya'ya göçen bir işçi
olarak, köyden kente göçün yurtdışına kayışı üzerinde durur. Anadolu insanının
yabancı bir ülkede çektiği sıkıntıları dile getirir. Bireyi toplumdan
soyutlamayan yazar, ilk öykülerinde gerçeği olduğu gibi, bir yansıtıcı olarak
vermekle birlikte, okuyucuyu yönlendirmeye başlamıştır. Raşo Ağa'dan sonra
öykülerini; Kara Vagon, Kaçakçı Şahan, Sahipsizler, Evlilik Şirketi, Beyaz
Türkü, Almanya Ekmeği, Dünyadan Bir Atlı Geçti, Demir Bebek, İnsan Paşası,
Mahşerin İnsanları, Bozkır Gelini, Ölümsüz Kavak, Seçilmiş Hikayeler'de bir
araya toplamıştır.
Bu yılların toplumcu sanat anlayışıyla yazan öykü yazarlarından biri de Dursun
Akçam'dır. Öyküyle romanı birlikte düşünen yazar, halkımızın köklü öykü
geleneği nedeniyle kısa öyküye büyük görevler düştüğü düşüncesindedir.
Köylüyle yapılan söyleşilere dayanan öykülerinde Doğu Anadolu'yu yansıtmıştır.
Maral ve Ölü Ekmeği adlı kitapları bu konudaki öykülerini içerir. Daha sonra
köyden kente göç ve nedenleri üzerinde durmaya başlayan Akçam bu öykülerini de
Taş Çantası ve Köyden İndim Şehire'de bir araya toplamıştır. Öykü tekniğinden
çok, anlatmak, söylemek istediklerin aktarmaya önem veren yazarın son öykü
kitabı Sevdam Ürktü'dür.
Orhan Duru, yetmişli yılların öykü yazarları arasında kara gülmeceden, bilim
kurguya doğru giden bir yazar olarak dikkati çeker. Yeni bir gerçekçilik
anlayışı, belirli kalıplardan sıyrılma çabasıyla öykü yazarlığını geliştiren
Duru, toplumsal gerçekçilik yerine yazımsal gerçekçiliği yeğlemiştir.
Gülmeceyi bir çeşit direnç, içinde yaşadığımız duruma tepki ve kendini
rahatlatma olarak düşünen yazar, daha çok politik ve ekonomik kargaşanın
insanı, toplumu bunalıma sürükleyişini yansıtmıştır. İlk öykü kitabı
Bırakılmış Biri'ne, Denge Uzmanı, Fırtına ve Sarmal'ı eklemiştir.
Öykülerini yazmaya başlarken Sait Faik'ten büyük ölçüde etkilenen Necati
Cumalı öykülerindeki konu çeşitliliğiyle dikkati çeker. Romanlarında ele
aldığı konulara yenilerini ekleyerek yazdığı öykülerinde işçilerin sorunları,
kimsesiz çocukların, düşkün kadınların yaşayışı, günlük yaşayış, kasaba
yaşayışından değişik alıntılar, dinde tutuculuk... gibi çeşitlilik öykülerinin
ilgi duyularak okunmasını sağlar. Kimi oykülerinin konuları ise yurt dışına
yaptığı gezilerin izlenimlerine dayanır. Öykülerinin bir bölüğünde de çocukluk
yıllarının anılarını anlatır. Bu konu çeşitliliği içinde, toplumun değişik
kesimlerinden insanlarla karşılaştığımız öykülerini Yalnız Kadın, Değişik
Gözle, Susuz Yaz, Kenten İnen Kaplanlar, Makedonya 1900, Dîla Hanım,
Revizyonist, Yakubun Koyunları, Aylı Bıçak'ta bir araya toplamıştır
.
Öyküyü, yazara özgürlük tanıyan bir tür olarak düşünen Mehmet Seyda,
öyküleriyle romanları arasında temalar ve kişiler bakımından bir ilişki,
bütünleşme olan yazarlarımızdandır. Öykülerinin bir bölüğünde Zonguldak
yöresini konu almıştır. Zonguldak Hikayeleri kitabıında bir araya getirdiği
öykülerinde askerlerin, köylü-işçilerin, çevre kasabalarda çoğunluğu oluşturan
kişilerin günlük yaşayışlarını sergiler. Anahtarcı Salih'te toplanan bir bölük
öyküsü de memleket öyküleri özelliği taşır. Romanlarında gördüğümüz, yaşamın
daha çok cinsel eksen çerçevesinde dönüşünü öykülerinde du buluruz. Yine
romanlarındaki gibi, öykülerinde de kişinin iç dünyasını yansıtmaya özen
gösterir. Beyaz Duvar, Başgöz Etme Zamanı, Oyuncakçı Dükkanı, Garnizonda Bir
Olay, Kör Şeytan, Bana Karşı Ben, Kapatma öteki öykü kitaplarıdır.
Öyküde ayrıntıya yer vermeye gerek olmadığı görüşünü benimseyen Talip Apaydın,
kısa öyküler yazmıştır. Gözlemci gerçekçilikle yazdığı öykülerinin konularını
genellikle köyden ve köylünün sorunlarından alır. Köylünün köyde ve kentteki
yaşayışı, köy ve kasaba yaşayışından kesitler, Ateş Düşünce ile Öte Yakadaki
Cennet'te toplanan öykülerinin konularını oluştururlar. Öykülerinin kişileri
de romanlarındaki gibi, ezik, çeşitli sıkıntıları olan, içinde bulundukları
duruma karşın umutlarını yitirmeyen insanlardır. Aynı çizgide gelişen
öykülerini, Koca Taş, Yolun Kıyısındaki Adam, Duvar Yazıları, Kökten Ankaralı,
Hendek başı, Hem Uzak Hem Yakın adlı kitaplarda bir arada bulabiliriz.
Tutkulu Perçem'le adını duyuran Sevgi Sosyal, ilk öykülerinde bireysel
duyarlılıkları, sorunları işleyen bir yazar olarak görünür. Varoluşçuluğun,
biçim kaygısının ağır bastığı öykülerinde kadının toplumsal yaşantısına
açıklık getirmek ister. Kadın erkek ilişkilerini daha çok cinsellik yönünden
ele alan Sosyal, erkeğin egemenliğini kadının onun bütün yaptıklarına seyirci
kalışını işler. Kadınların sorunlarını, Almanya'nın küçük bir kasabasında
yetişen Tanta Rosa'nın yaşamıyla sürdüren yazar bu öykülerini de Tanta Rosa'da
yayınlamıştır. Daha sonra yayımladığı Barış Adlı Çocuk'ta da yurduna karşı
yabancılaşmakta olanların durumu anlatılır. Ayrıca, devlet düzenindeki
bozukluklar, cezaevlerinin durumu da üzerinde durduğu konular arasındadır.
Sevgi Soysal özellikle bu yıllarda bireysellikle toplumsallığı bir arada veren
yazar olarak dikkati çeker.
Öykülerini sanatın toplum sorunlarıyla ilgilenmesinin zorunlu olması gerektiği
düşüncesiyle yazmaya başlayan Ferit Edgü, kısa sürede toplumsallığı
bırakmıştır. İlk kitabı Kaçkınlar'da topladığı öykülerinde ahlak ölçülerine,
alışkanlıklara baş kaldıran tedirgin insanın yenilgisini verir. Çoğu insanın
içine düştüğü bunalımın nedenini arar. Öykülerinde insanoğlunun durumunu gün
ışığına çıkartma çabası içinde olduğu görülür. İçinde yaşadığı ortama
yabancılaşan, çevresiyle ilişki kuramayan, karamsar, mutsuz insanların
yaşayışlarını, çapraşık ruhsal durumlarını yansıtmaya çalışır. Kimi durumları
felsefeye dayalı bir bakış açısıyla veren Edgü bu çizgideki öykülerini
Kaçkınlar'dan sonra, Bozgun, Av, Bir Gemide, Çığlık kitaplarında
yayımlamıştır.
Yusuf Atılgan tek kitabı, Minareden Öte ile bu yılların öykü yazarları arasına
katılmıştır. Kasaba, köy ve kentte geçen öykülerinde genellikle geleneksel
toplum yapısıyla ileri toplum yapısı arasındaki çatışmaların bireylere
yansıması, tek düzeliğin getirdiği bıkkınlık, yaşama uyumsuzluk gibi konuları
ele alarak bir ölçüde bunalım edebiyatı yazarı görünümündedir. Öykülerinde
içinde yaşadıkları toplum kesiminin karakteristik özelliklerini veren
kişilerle karşılaşırız.
Bu yılların toplumcu yazarları arasına cezaevi öyküleriyle katılan Kerim
Korcan, gözlemlerine dayanan öykülerinde cezaevlerinin iç yüzlerini sergiler.
Daha sonra yazdığı öykülerini, Canlı Bayraklar'da toplamıştır.
Altmışlı yılların sonlarında bu yılların öykü yazarları arasına katılan Selim
İleri, öykünün romana, şiire, oyuna açık bir yazı türü olduğu düşüncesindedir.
Daha çok romana benzeyen öykülerinde önece, romandakine benzer konuları ele
almıştır. Giderek konuları çeşitlendiği görülür. Öykülerinde Cumhuriyet
döneminde yeni bir yönetime geçişten başlayarak öykülerin yazıldığı yıllardaki
toplumu etkileyen olayları görebiliriz. Kimi öykülerinde ise, kişinin
tedirginliği, çevresiyle uyuşamayışı bunalımı sergilenir. Selim İleri bireyden
hareket ederek topluma yönelen bir yazar özelliği taşır. Öykülerini Cumartesi
Yalnızlığı, Pastırma Yazı, Bir Denizin Eteklerinde, Eski Defterde Solmuş
Çiçekler, Son Yaz Akşamı kitaplarında toplamıştır.
Öykümüzün 1960-70 yılları arasındaki gelişmesine bir göz atacak olursak, ilk
dikkati çeken yazar sayısının çokluğuyla birlikte, konularındaki çeşitlenme
oluyor. Bir yandan toplumcu gerçekçilik gelişirken bir yandan da varoşçuluk
etkisini göstermeye başlıyor.
Toplumsal konular olarak köylülerin, işçilerin kenar semt halkının sorunları
sürerken, kadın-erkek ilişkilerinin cinsellik açısından ele alındığı, 27
Mayıs'ı hazırlayan olayların 12 Mart'ın öykülere yansıdığı görülüyor.
Toplumsal konularla birlikte bireye önem vermede genişleme görülüyor.
Yazarlar, daha çok insanın çevresiyle uyuşmazlığını, yaşanılan düzene,
alışkanlıklara, ahlak ölçülerine baş kaldırma... gibi, bireyde tedirgin,
bıkkınlık yaratan durumları psikolojik çözümlemelerle okuyuculara da
yansıtmışlardır. Genellikle kişilerin içinde bulundukları durumdan
kurtulmadıkları dikkati çeker.
Öyküyü bağımsız bir yazı türü olarak kabul etme bu yıllarda da sürmüştür.