CUMHURİYET DÖNEMİ TÜRK HİKAYESİ
1950'li Yıllarda Türk Hikayeciliği
1950'den sonra öykü yazarlarımızın sayısında büyük bir artış görülüyor.
Gerçekçiliği sürdüren, arada eleştirel gerçekliğe kayan öykü yazarları dikkati
çekiyor. 1950-1960 yılları arasında öykü yazarı olarak tanınan yazarların en
çok bilinenleri, Haldun Taner (1915-1986), Samet Ağaoğlu (1909-1982), Naim
Tirali (1925- ), Ziya Osman Saba (1910-1957), Sabahattin Kudret Aksal
(1920-1993), Muzaffer Buyrukçu (1930), Vüsat Bener (1922), Onat Kutlar
(1938-1993), Zeyyat Selimoğlu (1922)'dir.
Aynı yıllarda Aziz Nesin, İlhan Tarus, Necati Cumalı, Fakir Baykurt, Tahsin
Yücel, Tarık Dursun K., Oktay Akbal, Tarık Buğra roman yazarlıklarıyla, öykü
yazarlığını bir arada sürdüren yazarlardır.
Yazının genel olarak toplum sorunlarıyla ilgilenmesi gerektiği düşüncesinde
olan Haldun Taner, ayrıca toplum aksaklıklarının sanat değeri taşıyan
gülmeceyle verilmesinden yanadır. Bu anlayışla yazdığı öykülerinde daha çok
toplumun aksayan, çürük yanlarını yansıtmıştır. Öykülerinde toplumdaki
bozuklukların, dengesizliklerin, kaynağını, düzensizlikler karşısında
insanların davranışlarını, düzeltmek için ellerinde bir şey gelmeyişini
okuyucularına aktarmakla birlikte çözüm yolları gösterme gibi bir tutumda
görünmez. Öykülerinde içinde yaşadıkları toplum kesiminin özelliklerini
yansıtan kişiler buluruz. Yazar öykülerinde maddi olanaklar bakımından değişik
düzeyde kişiler vermiştir. Maddi olanakları yerinde ancak kültür düzeyleri
yüksek olmayan, kişiliklerini bulamamış, bir arada oldukları halkla
bütünleşemeyen insanların karşısında, memur, emekli memur, kapıcı, bekçi ve
öğrencileri buluruz. Maddi düzeylerinde olduğu gibi, saf ve temiz oluşlarıyla
da ötekilerin karşısındadırlar. Kimi öykülerinde ise hayvanlar baş kişidir.
Hayvanlardan, insanın ne ölçüde aşağılık bir yaratık olduğunu vurgulamak,
onların kimi zaman insanlardan daha dürüst davrandıklarını ortaya koymak için
yararlanmıştır.
Haldun Taner, öykülerinde dolaylı olarak insanların zayıf yanlarını ortaya
koymaya çalışmış, bencil, kaba bayağı insanlara karşı savaşını ortaya
koymuştur. Öyküleri; Yaşasın Demokrasi, Tuş, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu, ay
Işığında Çalışkan, On İkiye Bir Var, Konçinalar, Saraçko'nun Sokak Yürüyüşü,
Yalıda Sabah adlı kitaplarında, bir araya toplanmıştır.
Öyküde ve romanda konunun yalnızca insan olması gerektiği görüşünde olan Samet
Ağaoğlu ilk öykülerini Strassbourg'daki öğrencilik yıllarının izlenimleriyle
yazmıştır. Bu öykülerde İkinci Dünya Savaşı'nın verdiği tedirginlik içinde
olan, çeşitli üniversitelerden gelmiş öğrencilerin yaşayışı verilir.
Psikolojik çözümlemeleri yapılan bu kişiler genellikle hasta ruhludurlar ve
sık sık ölüm düşüncesine kapılırlar.Giderek ölüm düşüncesinin temel öğe
durumuna geldiği öykülerinde, psikolojik çözümlemelerinin yapıldığı, yaşamdan
kopmuş, aşağılık duygusu içinde, en mutlu olayları bile felaket durumuna
getiren insanlarla karşılaşırız. Zürriyet, Öğretmen Gafur, Büyük Aile adlı
kitaplarında topladığı psikolojik konulu öykülerinde sonra, kendi yaşayışına,
aile ve dost çevresine dönen Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları adlı kitabında,
yakın tarihimizde yer alan yirmi üç kişiyi tanıtmıştır. Öykülerinde, gerçekten
aldıklarıyla kendi ekledikleri arasında dengeyi kuramamış bir yazar olarak
görünür.
Geçmişine çok bağlı olan, geçmişiyle yaşayan bir yazar olan Ziya Osman Saba
anı öyküsü örnekleri vermiştir denebilir. Öykülerinde yazarın çocukluk, okul,
gençlik ve çalışma yıllarıyla ilgili anılarını buluruz. Kimi öykülerinde de
ondaki o aşırı İstanbul sevgisi, geçim sıkıntısının insanları etkileyişi
vardır. Öykülerinde kendisi, yakınlarından seçtiği kimseler kişileri
oluşturur. Anılarını yaşamaktan duyduğu tadı okuyucularına da tattırabilmek,
İstanbul'u okuyucularına da sevdirebilmek için canlı betimlemelerden
yararlanmıştır. Hiçbir toplumsal kaygı duymadan yalnızca yaşantısını ve
anılarını yansıtan Saba bu yazıyla, o yılların gerçekçi yazarlarından ayrılır.
Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi ve Değişen İstanbul adlı kitaplarında bir araya
topladığı öykülerinde yer yer şiire kaçan bir anlatım göze çarpar.
Sabahattin Kudret Aksal, öykü yazarlığı, Gazoz Ağacı ile yaralı hayvan adlı
iki kitapta topladığı öykülerinde kalmakla birlikte değişik öykü anlayışıyla
dikkati çekmiştir. Ona göre önemli olan anlatı değil, gerçeğin
yansıtılmasıdır. Sait Faik kuşağının etkisi ile öykü yazmaya başlamış,
İstanbul dışına çıkmadığı öykülerinde dikkatli bir gözlemci olarak gerçekleri
yansıtmıştır. Daha çok halkın gündelik yaşayışını yansıtan Aksal, gündelik
yaşayışın yarıntılarını, bireyin iç dünyasıyla bağlantılar kurarak, olaylara
kendi yorumlarını da ekleyerek verilen bir gençlik-düş kaynaşması yapmış olur.
Daha çok küçük insanların yaşayışlarını verdiği öykülerinde bu insanları
mutluluk içinde görmeye çalışmıştır. Bu insanların mutluluklarını yansıtırken
de okuyucuları katı gerçeklerden uzaklaştırmış olur.
Zeyyat Selimoğlu, konularını denize yönelten yazarlar arasında, gemideki
yaşama, gemi insanlarına eğilmesi ile değişik bir yer alır. Öykülerinde
gerçekçi bir yaklaşımla, gemide yaşanan olaylar gemiciler arasındaki iş
bölümü, onların iç dünyaları, umutları, özlemleri verilmiştir. Az sayıda köy
konulu öyküleri, Karadeniz'in kıyı köylerinde geçer. Olaylardan çok kişilere
önem veren yazarın öykülerinde, gemilerde çeşitli görevlerde çalışanlarla
birlikte, köy ve kasaba insanlarıyla karşılaşırız. Bu insanlara sevecenlikle
yaklaşan yazar, deniz insanlarıyla, genel olarak insanı ele alınmıştır.
Deniz insanlarıyla birlikte değişik konuları ele aldığı öykülerini topladığı
ilk kitabı Kavganın Sonu ve Başı'dır. Onu izleyerek öyküleri Direğin Tepesinde
Bir Adam, Kıç Üstünde Toplantı, Koca Denizde İki Nokta, Karaya Vurdu Deniz,
Deprek, Soyunanlar, Çiçekli Dağ Sokağı, Gemi Adamları, Bir Şarkı Gibiydi
kitaplarında bir araya toplanmıştır.
İki romanı olmakla birlikte öykü yazarlığı ağır bazen Muzaffer Buyrukçu,
gelişmekte olan toplumsal konuları ele almıştır. Duygusallığın egemen olduğu
ilk öykülerinden sonra daha çok gözleme dayanan gerçekçiliğin egemen olduğu
öyküler yazmıştır. İlk öykü kitabı Katran'da bir araya toplanan bu
öykülerinden sonra, kişilerin içi dünyalarını da yansıtan öyküler yazmaya
başlamıştır. Acı'da toplanan ve yoksul insanların yaşamlarıyla ilgili
özlemlerini yansıtan öyküleri bu niteliği taşırlar. Acı'dan sonra yayımlanan
Kamburun Parmakları'ndaki öykülerde değişik konular, ekonomik güçsüzlüğün
yarattığı sıkıntıyla birlikte kişilerin iç dünyalarının daha geniş ölçüde yer
aldığı görülüyor. Kişilerin iç dünyalarına eğilmeyi gittikçe derinleştirirken
uzun öyküye geçen Buyrukcu Bulanık Resimler, Kuyalarda, Cehennem adlı
kitaplarda uzun öykülerini yayımlamıştır. Öykülerini yazarken daha çok
memurluk günlerinin izlenimlerini yayımlamıştır. Öykülerini yazarken daha çok
memurluk günlerinin izlenimlerinden yararlanan dış gerçeklere önem vermemeyi
gittikçe artıran yazar, bürokrasi-kişi ilişkilerini, cinsellik sorununu da ele
almış, iç dünya ile dış gerçekler arasındaki ilişkiyi belirlemiştir. Mağara,
Şarkılar Seni Söyler, Günlerden Bir Gün, Hüzünlü Kan Çiçekleri, Her Yer
Karanlık bu nitelikleri taşıyan öykülerinin toplandığı kitaplarıdır. Muzaffer
Buyrukçu'nun başarılı bir yanı da kişilerin içinde yaşadıkları çevre ve doğayı
onların iç dünyalarıyla bütünleştirmesidir. Son öykü kitabı Yüzün Yarısı
Gece'de fanteziyle karışık öyküleri toplanmıştır.
Tek öykü kitabı İshak'la bu yılların öykü yazarları arasına katılan Onat
Kutlan, öykülerinde olaylardan çok kişilerin ruhsal durumlarıyla ilgilenen bir
yazar olarak tanınır. Öykülerinin çoğunda toplum koşullarının, törelerin
baskısı altında ruhsal bunalıma düşen insanlar bunların bunalım sonucu
gösterdikleri tepkiler işlenir. Baskıya gösterilen tepkinin ortak yanı kişinin
kendinden ve toplumun kendisi biçtiği kalıplardan sıyrılmak çabasıdır. Bireyin
ruh dünyasındaki sapmalar üzerinde duran yazar, öykülerinde masal öğesinden,
rüyadan gerçek üstü öğelerden yararlanmıştır.
Başından geçen olayların öyküsünü yazmaktan tat alan bir yazar olarak Naim
Tirali, öykülerinde genellikle yakın çevresini verir. Gözlemler sonucu ortaya
çıkan öykülerinde açık ya da kapalı bir bildiri vermeyi yeğlemiştir. Anlatım
bakımından sürmüştür. Birbirini izleyerek yayımlanan Park, Yirmi Beş Kuruşa
Amerika, Aşka Kitabe'den sonra bu üç kitaba 1980 yılların ortalarında Piraziz
Nere Berlin Nere, Aşk Dediğin ve Çılgınca Şeyler eklenmiştir.
Romanla birlikte öykü yazan İlhan Tarus, toplumcu görüşleriyle II. Dünya
Savaşı yazarları arasında yer alır. Öykülerinin konularını daha çok,
kendisinin aralarında yaşadığı, yakından tanıdığı insanların yaşayışından
almıştır. Öykülerinin bir özelliği olayların ve kalabalık kentleri, kenar
semti insanlarının çokluğudur. Memurluk yıllarını Ankara'da geçiren Tarus,
öykülerinin çoğunun konusunu Altındağ'da gecekondu bölgesinden almıştır.
Ayrıca gözlemlerine dayanarak, memur aristokrasisini, bürokrat yönetimin
eleştirmeyi de öykülerine konu yapmıştır. Savcılık ve hakimlik yaptığı
sıradaki gözlemlerine dayanarak da cezaevlerine ve mahkemelere eğilmiştir.
Gittikçe eleştirel gerçekçiliğe dönen yazar, ilk öykülerini yazdığı yıllarda
halkın çoğunluğunun okuma yazma bilmediğini göz önüne alarak geniş halk
kitlelerine
yayılmıştır. Bu nitelikleri taşıyan öykülerine, Doktor Moma'nın Mektubu,
Tarus'un Hikayeleri, Karınca Yuvası (uzun öykü), Ekin İti, Köle Hanım,
Apartman adlı kitaplarında toplamıştır.
Romanları gibi, gülmece öyküleri yazan Aziz Nesin, öykülerinde Cumhuriyet
dönemi Türkiye'sinin ekonomi, kültür ve yönetim alanlarındaki durumunu ele
almıştır. En üst düzeyden en alt düzeye kadar yönetimdeki bozukluklar,
yergilerinden kurtulamadığı gibi, devrimler sonucu toplum düzeninde, hukukta
ve günlük yaşayışta Batı'dan gelen yeniliklere bağlı değişmeler onların
yanında ulusal kültüre yönelme, halkla bütünleşmeye çalışma, iki ayrı durumun
benimseyenler arasında ortaya çıkan ayrılıklar, kuşaklar arasındaki çelişkiler
de öykülerine konu olmuştur. Ayrıca köyden kente göç, kente gelen köylülerin
dar gelirlilerinin ve işsizlerin yaşantıları da öykülerine konu olmuştur.
Eğitimimizin sorunlarına eğilmekten de kendini alamayan Aziz Nesin, toplumun
sorumlarını, dertlerini gözler önüne sermiş, çözümünü okuyucuya bırakmıştır.
Öykülerine ele aldığı sorunları yaşayan kişileri yerleştiren Aziz Nesin,
konuya, kişinin durumuna göre dil kullanmaya özen göstermiştir. Kendi söylemek
istediklerini, çok kez öykülerinin kişilerine söyletip, dolaylı, simgeli bir
anlatım kullanarak kara gülmeceyi sağlamıştır. Öykü kitapları, romanlarından
çok olan yazar, öykülerini otuz altı kitapta bir araya toplamıştır.
Yarın Diye Bir Şey Yoktur ve İki Uyku Arasında adlı iki öykü kitabını
yayımladıktan sonra romana geçen Tarık Buğra, ilk öykülerinden başlayarak
başlıca üç konu üzerinde durmuştur. öykülerinin bir bölüğünde taşra yaşayışına
eğilen Buğra, sorunları ele alış yönünden gerçekçi yazarlardan ayrılır.
Sorunları gözlem yoluyla aktarmak yerine, değişen yaşam koşullarını, toplum
düzenindeki değişikliğin bireyi etkileyişinden hareket ederek, sorunu bireyin
ahlakındaki değişme yönünden ele alır. Bir başka konu orta halli ailelerin
yaşayışı, aşkı tatmak isteyen geçlerin düş kırıklıklarıdır. Bir kısım
öykülerinin konuları da günlük yaşamdan alınmıştır. Öykülerinde daha çok
toplunda yerini bulamamış, duygu, düşünce ve yaşayışına belli bir yön
verememiş aydın insanla, aşk ve yalnızlık içinde yaşayan kişilerle
karşılaşırlar. Yeni bir teknik denemesine girişmediği öykülerinin bir kaçında
da gözlemci gerçekçiliğin izleri görülür.
Köy gerçeklerini önce öykülerinde vermeye başlayan Fakir Baykurt, roman ve
öykü yazarlığını birlikte sürdüren yazarlarımızdandır. Köy gerçeklerini, köyün
değişik kesimlerinden portreleri, köylerde yaşayan çocukların, gençlerin,
acıları, dertleri ve bunalımlarını yansıtarak vermeye başlayan yazar, giderek
değindiği sorunları genişletmiştir. Köyle ilgili sorunları ele aldığı
öykülerinde, parasızlığından başlayarak köylülerin çektikleri sıkıntılar dile
getirilmiştir. Ayrıca, Anadolu'ya gönderilen öğretmenlerin terk edilmişliği,
kasabada çalışan memurların arasındaki çatışmalar, köyden kente göç,
Almanya'ya gidenlerin geride bıraktıkları, orada çalışanların karşılaştıkları
sıkıntılar da öykülerindeki değişik konulardır. On Binlerce Kağnı ve İçerdeki
Oğul kitaplarında topladığı öyküleri ise konuları bakımından daha dikkat
çekicidir. On Binlerce Kağnı'daki öykülerinde halkın ne ölçüde sabırlı, zaman
zaman davranışlarıyla bilge kişiler olduğunu kanıtlamaya çalışırken, doğanın
bitkileri, hayvanları, insanları da birbirini tamamlayan öğeler olarak
verilirler. İçerdeki Oğul'da da, askeri ve sivil cezaevlerinin durumunu, araya
düşenleri anlatan öyküler toplanmıştır. Ele aldığı konulara uygun olarak
öykülerinde en çok köylülerle karşılaşırız. Adı geçen iki kitabıyla birlikte,
Çili, Efendilik Savaşı, Karın Ağrısı, Cüce Muhammed, Anadolu Garajı, Can
Pazarı, Sınırdaki Ölü, Gece Vardiyası, Barış Çöreği, Duisburg Treni öykülerini
topladığı öteki kitaplarıdır.
Öykülerini romanlarından önce yayımlayan Nezihe Meriç, toplumdaki
bozukluklara, daha çok da kadınlarla ilgili sorunlara değinmiştir. En çok
üzerinde durduğu, erkeğin egemen olduğu bir toplum düzeninde öğrenim görmüş ya
da görmemiş, ezilen, anlamı kalmamış gelenek ve göreneklerin kurbanı olan
kadının sorunlarıdır. Kadınlarla birlikte, aile ve toplum içinde, birtakım
geleneklerle ezilmiş insanların yalnız kaldıklarına bu yüzden kişiliklerini
bulamadıklarına ada dikkatleri çekmiştir. Ayrıca kadın-erkek ilişkilerine
gösterilen tepkiler, evlilik dışı ilişkiler, köyden kente gelen geç kızların
uyum sağlayabilmek için gösterdikleri çabalar gibi konular üzerinde de
durmuştur. Olaydan çok kişilerin yer aldığı öykülerinde, toplumsal
bozuklukları bireysel nedenlere bağlar. Olayı belli bir zaman sürecinde
vermediği için, öykülerinde şimdiki zamanla geçmiş zaman, yaşanılanlarla
anılar, bilinçle bilinçaltı iç içedir. Yazılışları bakımından Sait Faik
çizgisinde gelişme gösteren öykülerini, Bozbulanır, Topal Koşma, Menekşeli
Bilinç, Dumanaltı, Bir Derin Karakuyu kitaplarında bir araya toplanmıştır.
Romanları gibi, öykülerini de kendi yaşantısı üzerine kuran Tarık Dursun K.
Öykülerindeki konu çeşitliliği ile dikkati çeker. Çocukluk ve gençlik
anılarına yer verdikleri dışında, daha çok geçim sıkıntısıyla ilgili konuları
ele almıştır. Toplumcu gerçekçi yazarların seçtikleri konulara benzer
konularda yazdığı öykülerinde denediği yeni yöntemlerle dikkati çekmiştir.
Kimi öyküleri Tarih ile Zühre, Hurşid ile Mihrimah, Avcı Behram, Derdiyok ile
Zülfüsiyah gibi halk öykülerine benzer adlar taşıdıkları gibi halk öyküsü
motiflerine de rastlanır. Kimi öykülerinin de sonucu değişiktir. Olabilecek üç
sonuç verip seçimi okuyucuya bırakır. Kimi öykülerinde ise beklenenden değişik
bir sonuçla karşılaşılır. Daha çok birinci kişi ağzından dinlediğimiz
öykülerini Hasangiller, Vezir Düşü, Güzel Avratotu, Sevmek Diye Bir Şey,
Yabanın Adamları, 36 Kısım Tekmili Birden, Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep,
Bahriyeli Çocuk, İmbatla Dol Kalbim, Ona Sevdiğimi Söyle, Ömrüm Ömrüm
kitaplarında biraraya toplamıştır.
Roman yazmadan önce, öykü yazarak adını duyuran, Tahsin Yücel sanatın amacının
insan olduğu düşüncesindedir. Toplumcu gerçekçiliğe dayalı öykülerinde,
toplumsal konuları ele almakla birlikte, bireyden hareket ettiği dikkati
çeker. İlk öykü kitabı Uçan Daireler'de topladığı öykülerinin konuları,
gözleme dayandığı sezilen, geçim sıkıntısı, bilgisizlik, kızlakın kötü yola
düşmeleri, evli kadınların değişik sorunlarıdır. Bu konulara, gençlerin
sorunları paranın insan yaşamındaki önemi, zengin-yoksul karşılaştırması gibi
toplumsal konuları ekleyen Yücel, ikinci yökü kitabı, Herşey Yaşamalı'ya bu
öykülerini toplamıştır. Öykülerinde kendi yaşamından çok, gördüğü, duyduğu,
okuduğu, düşündüğü, kurduğu şeyleri yazar. Tahsin Yücel'in kimi öyküleri,
izlenimlerle, düşlerle geliştiği gibi, kimileri de olaylardan oluşur. Adı
geçen iki öykü kitabından sonra öykülerini Düşlerin Ölümü, Yaşadıktan Sonra,
Dönüşüm, Ben ave Öteki, Aykırı Öyküler adlı kitaplarında bir araya
toplamıştır.
Oktay Akbal da, çocukluk, ilk gençlik ve daha sonraki yıllarının anılarına
dayalı öykülerinde bireyden hareket eder. Daha çok çocukluk yıllarındaki
yaşamına duyduğu özlemi dile getirdiği öykülerinde İkinci Dünya Savaşı'nın
karartma geceleri de yer alır. Bireyi iç dünyasıyla yansıtmaya önem verdiği
öykülerinde, geçmişle içinde bulunulan zamanı bir arada vermeyi yeğler.
Kimilerinde de yalnızlık duygularına yer verdiği öykülerinde birinci kişi
anlatımını kullanmıştır. Anlatıcı genelde, Cumhuriyet döneminin aydın
kişisidir. Öykülerini ilk olarak Önce Ekmekler Bozuldu'da bir araya toplayan
yazar, daha sonra yazdığı öykülerini Aşksız İnsanlar, Bizans Definesi, Bulutun
Rengi, İkisi (İlk iki öykü kitabının bir arada basılması), Berber Aynası,
Yalnızlık Bana Yasak, Tarzan Öldü, İstinye Kıyıları, Karşı Kıyılar (Tarzan
Öldü ile yeni öykülerinin basımı), Hey Vapurlar Trenler, Lunapark, Akşam
Kuşları (bütün öyküleri), Ey Gece Kapımı Üstüme Kapat kitaplarında bir araya
toplamıştır.
Dost ve Yaşamasız adlı iki öykü kitabıyla 1950-60 yılları öykü yazarları
arasında yer alan Vüsat Bener, öykülerinde genellikle küçük kentin, küçük
insanlarının olaysız, basit yaşayışlarını verir. Taşra kentlerindeki günlük
yaşayışı, toplumun değişik kesimlerinden alınan kişilerle verirken, kişilerin
ruhsal derinliklerine de inmeye çalışmıştır. Aralarına kendisinin de katıldığı
kişiler, basit yaşayışları içinde, kanmaşık bir ruhsal yapıda oluşlarıyla
dikkati çekerler. Öykülerindeki kendisinin de sevdiği insanları okuyucularına
da sevdiren Bener, öykü yazma yönteminde iç konuşmalardan yararlanmıştır. İki
öykü kitabına günümüzde Mızıkalı Yürüyüş'ü eklemiştir.
1950-60 yılları öykü yazarları için bir genelleme yaparsak önce, bu yılların
yazarlarının da gerçekçilik çizgisinden ayrılmadıkları dikkati çeker.
Toplumsal konular olar, romanlardaki küçük memurların, işçilerin, köylülerin
ve köyün sorunları, kasaba yaşayışı ile kenar semtlerdeki yaşayış, buralarda
yaşayan halkın sorunları ağırlık kazanmıştır. Toplumsal konuları ön planda
tutan yazarların yanı sıra, bireyi hareket noktası alan, kişinin değişik
psikolojik durumlarını yansıtan öyküler yazan ilk yazarlarımıza da bu yıllarda
rastlarız. Ziya Osman Saba'da gördüğümüz anı öyküleri yazma bir yenilik olarak
kabul edilebilir. İnsanları, çevreyi ve yaşamın kendi kendisini
değerlendirmesinde ise Sait Fait etkisinin başladığı göze çarpar. Bu yıllarda
en çok dikkati çeken, öykünün bir yazın türü olarak değerlendirilişindeki
gelişmedir.