100 TEMEL ESER
Mor Salkımlı Ev
(H. Edip Adıvar)
İÇERİK YÖNÜNDEN TANIMA:
Kitabın Bölümleri: Birinci Bölüm
Birinci Kısım:Bu,bir küçük kızın hikayesidir
İkinci Kısım:Hikaye artık benim oluyor
Üçüncü Kısım:Üsküdar'da oturduğu eve dair
Dördüncü Kısım:Yine mor salkımlı ev
Beşinci Kısım:İkinci defa kolej hayatı
Altıncı Kısım:Evlilik hayatı
Yedinci Kısım:Meşrutiyetin ilanı
Sekizinci Kısım:Memleket haricine ilk çıkış
Dokuzuncu Kısım:1909 ile 1912 Yılları arasında geçen hadiseler
Onuncu Kısım :Balkan harbine doğru
On birinci Kısım:1913-1914 yılları arası
On İkinci Bölüm: Suriye ve Arap diyarı
Kitabın Özeti:
Her insana var olduğunu,yaşadığını idrak ettiren farklı farklı olaylar vardır.
Nasıl bir şimşek çakınca karanlık birden aydınlanıyorsa ,hafızamızda da bazı
olaylar sonucunda bir canlanma oluyor.Bu küçük kızın hafızasında çakan
şimşekler çok erken başlar.
Hafızasında hayat, kendini koyda başladığı ilk devrin olsa unutamayacağı
zemini,Beşiktaş'ta doğduğu evde başlamıştır.Evin kendisi ,çocuğun hafızasında
mor salkımlı ev yaftasını taşır.
Acaba ilk varlığını idrak ettiren sahne kaç yaşında meydana gelmiştir?Galiba
dört yaşından önce olmalı.Sebebi,bu devirde hafızasında çakan şimşeklerin
aydınlattığı sahnelerde zaman zaman anneside görünür.Ancak kız annesine zaten
üç ile dört yaşlarında kaybetmiştir.
Bu evdeki başka başka hatıralardan biriside gece ziyaretleri ve
Hamam kapısı vuruldu
İçeride meclis kuruldu
Fehimem düştü bayıldım....
diye İstanbul'da o zaman söylenen halk türküsünü dinlerken her zaman minderde
uyuyup kalmasıdır.
Birgün horoz şiirini söylemek için masaya tırmanırken,etrafındaki eşyanın
salıntısı o kadar şiddetlendi,başı o kadar fazla döndü ki;bunun farkına varan
Eleni onu kucağına alarak evine götürdü,Teşhis sonunda kız Mor Salkımlı Eve
geldi.Bundan sonra küçük hikayesi artık benim oluyordu.
Evlilik hayatıma gelince,onu anlatabileceğim kadar kısa keseceğim.Babam bir
dairesini bize vermişti,sultan tepesindeki,burada salih zeki'nin birinci
oğluda bizim yanımızda idi.
İçine kapanık bir kişiliğe sahipti.Bu sebeple olması gerek Makedonya'daki
siyasi depremlerden ,gerekse yeni bir rejim hazırlayan hareketlerden haberdar
değildi.Bu 1907 sensinde rast gelmekteydi.1908'de tekrar Burgaz'a gittiğim
zaman meşrutiyet ilan edilmişti 24 temmuz 'da.Meşrutiyet ilan edildiği gün,mor
salkımlı evin Burgaz'daki geniş sofrasında ,bizde misafir olan Peyker(Hala) ve
eşi Hamdi efendi ile oturuyorduk. Oğulları Genç Türk hareketine karışmış ve
memleket haricine kaçmak zorunda olmuştu.
Daha sonra Amerikalı dostlar beni bir zaman için memleket haricine çıkmamı
istediler.İşte bu suretle 1909 irtica hareketlerinin tam ortasında iki küçücük
yavrumla Mısır'a gittim.
Nihayet balkan harbi geldi kapıya dayandı.O harp içinde <Teali Nisvan
Cemiyetihastabakıcılık ve faaliyetine girişmişti.
Bu devir içine Türk Ocağı, Ziya Gökalp ile yakından tanışmak, Yusuf Akçura,
Ahmet Ağaoğlu, Hamdullah Suphi <Genç Kalemler >vesaire de girer.
1911'de Türk Ocağı açılmış.1924'e kadar ilk prensiplerini az çok muhafaza
etmiştir.En hareketli ve faal zamanı Hamdullah Supi'nin reyis olduğu devreye
tesadüf etmektedir.
1913 ile 1915 yılları arasında, ittihatçılar, memleketteki yapıcı
faaliyetlerini kaybeder.Doğru ve yanlış birçok tecrübeleri onlarda da idare
kabiliyetini yükseltmiş ve sonraki inkılaplarının temelini atmışlardır.
İnsanlar için birbirini anlamak, sulh içinde beraber yaşamak herhalde şu ve
yahut bu esasa dayanmak, şu ve yahut bu idale saklanmakla dahi mümkün olmuyor.
Burada hep Kant'ın bir sözünü hatırlarım:<Dünya sahnesine insanların girişini,
hiddetle bir nefret duymadan seyretmek mümkün değildir.Çünkü insanların
birbirlerine yaptıkları kötülük tabiatın yaptığından çok daha fazladır.>
1914-1916 yıllarını , sadece bizim için değil, bütün dünya için en büyük
hadisesi Birinci Dünya Harbidir.
Merhum Ahmet Ağaoğlu Bey'e göre milliyet:Din, dil, ırk ve anayasa idi.
Derhal toplantı bunların hangisinin başta geldiğine dair çok hareketli bir
münakaşaya girişti.Gelibolu'ya muhareceti ortaya çıktı.Bütün bunların
doğurduğu münakaşalar zıt fikir ve temayüllerden de burada bahsedecek
değilim.Çünkü fikirlerine iştirak etmediklerim arasında samimiyet ve millet
aşkına hürmet ettiklerimde vardır.
Bu günler benim için Suriye ve Arap diyarına hoca ve maarifçi olarak gitmemle
sona erdi. Lüblan'lı dostlarımızın ziyareti ve o münasebetle yapılan muhabbet
gösterisi olanların diyarı ve halkı hakkında hafızanda yer almış olan acı,
tatlı bütün intibaları canlandırdı.Tatlı dediğim zaman sakın Arap diyarına
mahsus dünyaca meşhur tatlılarını kastettiğimi ve bazı gazetecilerin romantik,
fakat çirkin bir tarzda Cemal Paşanın kudretine dayanarak o diyarda keyif
sürdüğüme sanmayın.Çünkü Suriye ve Lübnan'da geçen hizmet yıllarım baştanbaşa
en derin ıstırap ve meşakkat içinde geçmiştir.Şikayetçi değilim, çünkü gerçi
her zaman <Çiğnerim, çiğnerim,hakkı tutar kaldırırım>iddiasında
bulunamam.Fakat her zaman, herhangi şart içinde ıstırap çekenlere kalbim ve
kollarım açıktır.Ve ben Arap diyarına, bilhassa en çok aralarında kaldığım
Lübnan'a acı günlerinde gittim.Ve insan takatinin tahammülü derecesinde de
kendi mahdut sahamda onların dertlerine ortak oldum.
Bütün o geçen günleri işte, Lübnanlı misafirlerimin resimlerini gazetelerde
gördüğüm zaman yaşadım.
Suriye'den bir süre sonra ayrılmıştım.Fakat 1917 yılının Eylül ayında vaadimi
yerine getirerek,bir sene için tekrar Suriye'ye döndüm.Hocaların birinci sene
gösterdikleri gayret,kudret ve fedakarlık sayesinde,açtığımı mekteplerde
ikinci sene tedrisat kolaylıkla devam etti.
Benim aziz dostum Selim Sabit her defasında gözlerinde yaşla dinlerdi.Bana<beyn-es-sutur,o-kuyan
lakabını takmıştı.Bu defa kalplerimizin perdesini de kaldırdı>diyordu.Selim
Sabit'ten 1921'de Ankara'da bir mektup aldım.<beyn-es-sutur>manasını en iyi
ifade edecek bir yazıya on altın vereceğini Beyrut'ta ilan ettiğini
yazıyordu.İkinci bir mektup daha aldım,içi resim doluydu.Sulu boya ile
yapılmış bir Arap diyarı,bütün hurmaları,kumları,çadırları ve muzları o kadar
güzel resmedilmişti ki... Cevap vermeye vakit bulmadan ölüm haberini almıştım.
Küçük aktörleri bir gece,bir kamyona doldurup Ayin Tura'ya götürdük.Oranın
çocuk bandosu her Cuma Der-Nasıra'ya7 gelir konser verirdi. Şimdi buna
mukabele etmek zamanı gelmişti.
Marangozhaneyi boşalttık, ikisini bir sahneye koyduk, küçük aktörler
oynadılar, söylediler, Ayin Tura'yı eğlendirdiler.
Martın dördünde Küçük Cemal Paşa'nın gösterdiği nezaket ve yardımıyla, Ayin
Tura müstesna, diğer mekteplerimizin hocalarıyla hareket ederken, samimi
vedalar arasına biraz da göz yaşları karıştı.
Allah'a ısmarladık Lübnan ve gelip geçtiğim Arap Diyarı!...
Son Söz
Ekim'de Mondros'ta imzalanan mütareke (30 Ekim 1918) ile Mart (1917)
arasındaki hadiseler hakkında söylenecek pek bir şey yoktur.Tarihi bir fasıla
idi.Osmanlı İmparatorluğu ve onun son temsilcileri olan İttihatçıların üstüne
bir perde indi.Büyük kaybetme hislerinin ardında bir beklentide
vardı.İttihatçıların rejimi özgürlük, adalet, müsavat ve kardeşlik vaat eden
kansız bir inkılap ile taşladı ve Türk topraklarına hem ulviyet hem zillet
getirdi.Bu rejim ortadan kalktıktan sonra, Türk insanı perdenin tekrar
yükselmesini ve 1908'in büyük muvaffakiyetlerini ileriye götürdüğü,
Türkiye'nin büyük evlatlarının kendilerini kurban ettiği ve kanlarıyla
temizleyip arındırdığı yeni ve barışçı bir Türkiye'nin iftişasını bekliyordu.
Yeni dönem nasıl başladı.İcra ettiren manzarane idi, ayrı bir hikaye olarak
anlatılmasıdır.Öyle bir hikaye ki modern Avrupa'nın en iyi destanlarından
biri....